Psikanalizin Baktığı Yerden “Okumak ve Anlamak”-3

Üçleme olur demiştim, öyle olmak üzere… Diğer iki yazı, şurada ve şurada

“Onu Yazmak Neredeyse Mükemmeldi”, kitabın son başlığı ve ilginç bir konu ele alınmış:

Katil yazarlar! Var mı bu tanıma uyan diye araştırmış Schneider ve bulamamış! Allah’tan!…

“Yine de kağıt üzerinden intikam alma ve çocukluğu unutma hikayesi bir katil yazar ortaya çıkarmaz, yalnızca daha sonra yazar olmuş bir katili gözler önüne serer, İtiraf etmeliyim ki elleriyle cinayet işlemiş katil roman yazarları bulmak için kütüphanemdeki bütün yazar biyografilerini gözden geçirdim ama hiçbir şey bulamadım. Genellikle yalnızca romanlanndaki karakterleri öldürüyorlar.”

Katilken yazar olan birinden söz etmiş: Dedektif romanları yazarı Anne Perry.

Böyle bir konunun araştırılması garip mi? Değil, psikanaliz penceresinden sanata bakınca hiç değil!

(Bu başlığın öncesinde de “Gayretli Psikanaliz” bölümü var. Kitabın yazarı, kendisinin ve diğer psikanalistlerin edebiyatla imtihanlarını, edebiyatla psikanaliz ilişkisini, kesişen ve ayrışan yanlarını değerlendirmiş.)

okumanın sonuna gelmişken…

Michel Schneider’ın Okumak ve Anlamak kitabını hem ilgiyle hem bazen anladığımı anlamayarak(!), bazen de sahiden anlamak için cümleleri belki iki üç defa okuyarak nihayet tamamladım. Bu da benim imtihanım! Yazarın, psikanalistlerin edebiyata nasıl baktığı ve edebiyatta –yazarların hayat hikayelerinde demek daha mı doğru olur, bilemedim- ne bulduğuna ilişkin değerlendirmelerini işaretlemiştim. Bu yazı, alıntı ağırlıklı olsun:

yazarın biyografisi eserini ne kadar açıklar?

“Yargı ve yorumlar bir eseri kavramak için ne kadar uygunsuzsa, biyografi de onu aydınlatmak için o kadar faydasızdır.”(s.160)

bir yazar, eserinin hem ebeveyni hem oğlu mudur?

“Böyle olağanüstü bir kadere, böyle çarpıcı bir kimlik bilmecesine dair ne gibi psikolojik açıklamalar sunulabilir? Kendini yaratmayı megalomanlığa feda etmeyen bir yazar projesi yoktur şüphesiz. Bedeni ve diliyle, tarihi ve karakteriyle, mantığı ve duygularıyla, kendini olması gerektiği gibi yeniden yaratmak ve eserinin aynı anda hem tanığı, hem etkeni, hem de nesnesi olmak… Eserlerinin oğlu olmak, kendinin anne ve babası olmaktır. Bir kitabı taşıyıp yayımlamak kendini dünyaya getirmek, karalanmış kağıttan şifa umulan bu beden eksikliğine çare sunmaktır.”

psikanaliz ve edebiyat

yazma sürecinin gerçekleştiği üç alan: Dil, isim ve beden.

“Bu yazma deliliği üç alanda gerçekleşir: Dil, isim ve beden. Yazar olmanın zihinsel sürecinde üç hadsiz temenni oldukça sistematik olarak ayırt edilebilir. Bunlardan ilki dili değiştirme çabasındadır; anlatıda Conrad, Nabokov veya Beckett, şiir alanındaysa Borges ve Pessoa örneklerindeki gibi anadilden koparak başka bir dilde yazma şeklinde kendini gösterebilir. İkincisi isimle alakalıdır: İsim değiştirmek. İster takma ister aile ismini kullansın, kimi zaman ölümsüzlük ümidiyle her ikisini de eser sahibi ismine dönüştüren yazar, onu fani yaşamının iniş çıkışlarından kurtarır. Üçüncü temenni en gizli olanıdır: Yazarın beden değiştirmesi söz konusudur. Ya gerçek beden hasta veya sakattır ya da bedenin zihinsel imgesi ona fazla harap olmuş, tutarsız görünmektedir. Güzel bir tarz için sarf edilen çaba, böylece onu tamir edecek, koruyacak ve güzelleştirecektir.”

yazıda dili, ismi ve bedeni değiştirmelerin psikanalizde karşılığı nedir?

“Birinci temennide psikanalist, yazarın kendi özünde bir anne konumunu doldurma fantezisi görecektir. İkinci temenni baba rolü ve kütüğe geçmeyle ilgilidir. Üçüncüsüyse fiziksel ve zihinsel özelliklerini yeni bir varlık oluşturmak için birleştiren ebeveynlerin bir aradaki imgesidir. Lacan’ın öne sürdüğü kategorilere atıfta bulunacak olursak, ilk temenni imgesel, ikincisi simgesel, üçüncüsü de gerçek alanlarında yer alır.Bu üçü arasında gerçekleşmesi imkansız olan kuşkusuz sonuncusudur ve bu hâliyle diğer ikisi arasında, yersiz ve mecaza dönüştürülmüş olarak, ismin etiketiyle özetlenen ve gerçek anlamda şiirsel bir edebi tarza dair bitmeyen arayışı zorlamaktadır.”

psikanaliz ve edebiyat

dilde, isimde ve/veya bedende değişiklik yapan ünlü yazarlar…

“Üç temenni de saldırgan yapıya sahiptir. Duruma göre az çok derin ve kasıtlı bir şekilde, sırasıyla dil kanununa (gösteren kodu), simgesel kanuna (tüzel ve sosyal kod) ve biyolojik kanuna (genetik kod) bağlanır veya saldırır. Bu ihlallerin hepsi aynı yoğunluğa sahip değildir ve bazıları birine veya ötekine ağır basar. Mallarme dili anlamın sınırlarına varana kadar değiştirirken; Stendhal beğenilmeme korkusunu saklamak için icurnaz lakaplar uydurur; Flaubert’se biçimsiz bedeninin içinde kaybolacağı, kelimelerden oluşan bir zırhı parlatmak için dişini tırnağına takar. Fakat üçü de reddedilen bir hayatı yazarlık gibi yaman bir mesleğe dönüştürmek için yarışır. Örneklerden yalnızca birini detaylandırmak gerekirse, Stendhal hem çirkinliğini romantik intikamlarla giydirmeye hem de maalesef adını taşıdığı ve küçümsediği babası Cherubin Beyle’in dolaba kaldırdığı İngilizce deyimleri ve dahiyane cümle yapılarını biriktirmeye çalışmıştır.”(s.167-168)

“Ciddi kimlik bunalımına girenler çoğu zaman yazar olur.”

“Ciddi kimlik bunalımına girenler çoğu zaman yazar olur. Kimlik bunalımına dil krizi eklendiğindeyse şair, dil mucidi konuştukları dillerin örseleyicisi olurlar ve limanı ve gemiyi yazıda bir araya getirmek için didinip dururlar; tıpkı Buster Keaton’un, şizofrenik bir hâlde, ayakları limanda, elleri küpeşteye bağlı sere serpe uzanması gibi. Pessoa’nın dilinde bu iki uç, ser (ontolojik olarak mevcut olmak) ve estar (tesadüfen mevcut olmak) kelimeleriyle ifade edilir. Demir atılan limanla belki de asla yanaşamayacağımız yer arasında bölünmüşlük…”(s.184)

psikanaliz

yazı, sözcüklerle oynanan bir oyun mudur?

“Sık karşılaşılan bir başka hata da yazının kelimelerle oynanan bir çocuk oyunu gibi uygulanmasıdır. Birinin yazar niteliği taşıdığını ne belirler (yazmasına kim izin verir demiyorum)? Analistler bu sorunun cevabının çocukluk olduğunu söyler. ‘Edebi çalışmanın ilk izlerini çocukta aramamız gerekmez mi?’ diye sormuştur Freud I908’de. ‘Oyun oynayan her çocuk kendine temiz bir dünya yarattığı sürece bir şair gibi davranır veya daha doğru ifade etmek gerekirse, dünyasındaki şeyleri kendi keyfince yeni bir düzende kurgular. … Edebi yaratıcı da oyun oynayan çocukla aynı şeyi yapar: Çok ciddiye aldığı bir fantezi dünyası yaratır.’ Çağdaş psikanalistlerin kaleme aldığı sayısız yazıda Freud’un edebi yaratıcılığa dair anlayışı uygulamalı olarak görülmektedir ve bu anlayışın altında, bazı yetişkinlerin içindeki şair yaşamaya devam etse de, tüm çocukların şair olduğu fikri yatar yalnızca.”

 

Bu tartışmaya açık ve kısmi varsayıma dayanan (yazar dünyadan bahseder ve bu yalnızca kendi dünyası değildir) yanılgı, analistleri şuna inanmaya kadar iter: Eğer oyun oynayan çocuk zaten yazar gibiyse, demek ki yazar da yalnızca oyun oynayan bir çocuktur. Edebiyat hakkında olmasa da eğitim hakkında Freud, çocukluktan gelen bir yeterlilik olarak bu inançtan söz eder. Bir ailenin yanında mürebbiye olarak çalışmaya gelen ve bu zor mesleği icra etmek için hangi niteliklere sahip olduğu sorulan genç bir kadındaki eğilimle alay eder: ‘Ben de çocuk oldum!’ diye yanıtlamıştır kadın safça. Oysa edebiyat için bir çocukluk yaşamak ve edebiyatçı niteliğine sahip olmak için bili bir parça çocuk kalmak yeterlidir.”

“Yazarlar kıymetli müttefiklerdir ve tanıklıklarını el üstünde tutmak gerekir.” (Freud)

“Bu fikri sık sık kendi yazılarında da ifade etmiştir. (Freud) 1907’de şöyle yazmıştır: ‘Yazarlar kıymetli müttefiklerdir ve tanıklıklarını el üstünde tutmak gerekir; çünkü genellikle cennet ve dünya arasında, bizim okul bilgimizle en ufak bir fikir sahibi bile olmadığımız birçok şeyi bilirler. Bizden, biz sıradan insanlardan çok ileridelerdir; özellikle psikoloji alanında, çünkü bizim bilim adına keşfetmediğimiz kaynaklardan su çekerler.”

***Michel Schneider, Okumak ve Anlamak, Kolektif Kitap, 2016 (Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter)