Satranç (Stefan Zweig) ve Bloom Taksonomisi

Stefan Zweig’ın 1942’de ölümünden birkaç ay önce tamamladığı uzun ve sarsıcı romanı Satranç, bir solukta okunan kitaplardan… Başlarken, blog için sadece “okudum” kaydı düşmeye niyetliydim, çünkü öğrencilerimizin bu yıl okuyacağı ve yakında da sınavından geçecekleri bir kitaptı. İçindeki dört sayfa, Mine Hoca’nın söyleyişiyle “Ebenin gözü gebede olur.” misali yahut daha terimsel karşılığıyla “algıda seçicilik” gereği, nasılsa bu bilgi sorulmayacaklar arasındadır kanaatiyle “Bizi yaz!” dedi.

bloom’un “hedeflerin aşamalı sıralaması”nı (güncelleme: krathwohl-anderson, 2001) örneklemek için harika bir örnek vardı o satranç sayfalarında:

Satranç

Dr.B, Hitler yönetimi tarafından bazı bilgilere ulaşmak amacıyla, asgarî gereksinimleri dışında her tür iletişimden ve oyalanabileceği nesnelerden uzak tutulduğu otel odasından sorgulamalar için çıkarıldığı bir gün, sorgu zamanını beklerken fark ettiği bir kitabı gizlice alır. Bu, bir satranç albümüdür; 150 usta oyununu içermektedir. Dr.B, can sıkıntısıyla başladığı bir okuma-oynama sürecinde taksonominin hemen tüm aşamalarını geçirir.( Zweig bu eseri yazdığında Bloom taksonomisi yoktu.)

güncellenmiş taksonomi ve dr.b’nin anlatıcıya aktardığı süreç:

Satranç

1.aşama: hatırlama

“Kilit altında olmasaydım, o ilk öfkeyle kitabı açık bir pencereden fır­latırdım, çünkü bu saçma sapan şeyle ne yapabilirdim ki? Delikanlıyken lisede ötekilerin çoğu gibi benim de sı­kıntıdan zaman zaman bir satranç tahtasının yanına uğ­radığım olmuştu. Ama bu kuramsal şey benim ne işime yarardı ki? İnsan bir rakip olmadan satranç oynayamaz ki, hele taşlar ve tahta olmadan hiç oynayamaz. Yine de belki okunacak bir şey, bir giriş, bir yönlendirme yazısı keşfederim diye sayfaları isteksizce karıştırdım; ama her bir usta oyununun çıplak, kare diyagramları ve altlarında ilk önce anlayamadığım a2-a3, Afl-g3 gibi işaretlerden başka hiçbir şey bulamadım. Bunların hepsi anahtarını bulamadığım bir çeşit cebir gibi geldi bana.

Satranç

2.aşama:anlama

A, b, c harf­lerinin uzunlamasına sıralar, l’den 8’e kadar sayıların da çapraz sıralar için olduğunu ve her bir taşın o anki konumunu belirttiğini yavaş yavaş çözdüm; böylece salt grafik diyagramlar bir dile dönüştü. 

Satranç

3.aşama:uygulama

“Belki de hücremde bir çeşit satranç tahtası kurabilir ve sonra bu oyunların aynısını oynamaya çalışabilirim, diye düşündüm; tıpkı gökten inmiş bir mucize gibi, yatak çarşafımın tesadüfen iri kareli olduğunu fark ettim. Doğru katlayınca, altmış dört kareyi oluşturmayı başardım. Önce ilk sayfasını ko­parıp kitabı somyanın altına sakladım. Sonra ekmeğim­den kopardığım küçük parçalan birleştirip gülünç ve ya­muk yumuk satranç taşları yapmaya başladım, şah, vezir falan; bitmek bilmeyen bir uğraştan sonra, en sonunda satranç kitabında gösterilen konumların aynısını kare­li yatak örtüsünün üzerinde oluşturabilmeyi başardım. Ama bütün oyunu yeniden oynamaya çalışınca, öteki­lerden ayırmak için yarısının rengini tozla koyulaştırdığım gülünç ekmek-taşlarımla hiçbir şey beceremedim önce. İlk günlerde sürekli şaşırdım; bu bir tek oyuna beş kere, on kere, yirmi kere tekrar baştan başlamam gerek­ti. Ama yeryüzünde kimin, hiçliğin kölesi olan benim kadar yararsız ve kullanılmayan zamanı vardı ki, kim bu kadar hırs ve sabırla doluydu? Altı gün sonra oyunu hiç şaşırmadan sonuna kadar oynadım, ondan sekiz gün sonra satranç kitabındaki konumları gözümün önüne getirmek için yatak çarşafındaki ekmek parçalarına bile gerek duymadım ve bir sekiz gün daha sonra kareli yatak çarşafı da gereksiz oldu; başlangıçta soyut gelen al, a2,c7, c8 gibi işaretler, beynimin içinde görsel, plastik ko­numlara dönüştü kendiliğinden. Değişiklik başarıyla uy­gulanmıştı: Satranç tahtasını taşlarıyla birlikte beynimin içine yansıtmıştım ve yalnızca formülleri kullanarak o anki konumu bir bakışta anlıyordum.”  

4.aşama:analiz Etme

“Taşların sonsuz yer değiştirmesi sessiz hücreyi her gün canlandırıyordu ve düzenli alıştırma yapmam sayesinde düşünme yeteneğim sarsılmış kesinliğini ye­niden kazandı; beynimin tazelendiğini ve hatta sürekli düşünmeye zorlandığı için sanki bilendiğini hissediyor­dum. Daha kesin ve dikkatli düşünüyor olmam her şey­den önce sorgulamalarda ortaya çıkıyordu; satrançta sa­vunma yaparken blöflere ve gizli hilelere karşı bilmeden ustalaşmıştım; o andan başlayarak sorgulamalarda bir daha açık vermedim, hatta Gestapo’nun bana yavaş ya­vaş belirgin bir saygıyla bakmaya başladığını düşünüyor­dum. Ötekilerin hepsinin pes ettiklerini görünce, böyle sarsılmaz bir direnme gücünü hangi gizli kaynaklardan aldığımı soruyorlardı birbirlerine belki de.” 

 5.aşama:değerlendirme

“Önceleri usta oyunlarını makine gibi oynarken, zamanla içimde sanatsal, heves dolu bir anlayış uyanmaya başladı. Saldı­rı ve savunmanın inceliklerini, hilelerini ve güçlüklerini öğrendim; ileriyi görme, bileşimler yapma, çabuk karşı­lık verme yöntemlerini kavradım ve insanın bir şairin dizelerini bir iki satırdan anlaması gibi, her bir satranç ustasının kişisel tarzını bir bakışta tanır oldum; yalnızca zamanı doldurmak için başlayan bu uğraş zevke dönüş­tü ve Alehin, Lasker, Bogolyubov, Tartakower gibi bü­yük satranç otoriteleri yalnızlığımda bana candan dost oldular.”

 6.aşama:yaratma

“O kitaptaki yüz elli oyunu her gün düzenli olarak yeniden oynadığım bu mutlu dönemim aşağı yukarı iki buçuk ay sürdü. Sonra beklenmedik bir biçimde ölü bir noktaya geldim. Ansızın yeniden hiçlikle karşı karşıya buldum kendimi. Çünkü her bir oyunu yirmi ya da otuz kez oynadıktan sonra, yeni olmanın, şaşırtıcı olmanın ge­tirdiği çekiciliği yitirdiler; önceleri beni heyecanlandıran, kanımı kaynatan güçleri zayıfladı.(…) Kendimi oyalamak için, artık onsuz olamadığım düşünsel zorlanmayı yaratmak için, başka oyunlar içeren başka bir kitap gerekliydi bana aslında. Ama bu kesin­likle olanaksız olduğundan, bu tuhaf çılgınlıktan kurtul­manın tek bir yolu kalıyordu: Eski oyunların yerine ye­nilerini bulmalıydım. Kendimle, daha doğrusu kendime karşı oynamaya çalışmalıydım.(…) Siyah ve beyazı aynı kişi oynarsa, tutarsız bir durum ortaya çıkar, aynı beyin bir yandan bir şeyi bilmek, öte yandan bilmemek duru­mundadır, beyaz olarak oynarken bir dakika önce siyah olarak istediği ve amaçladığı şeyleri kafasından silip atabilmelidir. Böyle bir ikili düşünme, bilincin tümüyle bö­lünmesini gerektirir aslında, beyin İşlevinin mekanik bir alette olduğu gibi İstendiği an açılıp kapanmasını ister; yani satrançta kendine karşı oynamak, kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir.Sözü uzatmayayım, aylarca çaresizlik içinde bu ola­naksız, bu saçma şey üzerinde çalıştım. Ama keçileri ka­çırmamak ya da bir akıl hastalığına yakalanmamak için, bu saçmalıkla uğraşmaktan başka seçim şansım yoktu. Çevremdeki korkunç hiçliğin beni boğmaması için; ken­dimi siyah ve beyaza bölmeyi en azından denemek du­rumunda kaldım.”

Bu blog notunun amacı bundan ibaret… Diğer boyutlar üzerine konuşmak öğrencilerimize kalacak artık! :)

*** Stefan Zweig, Satranç, Can Yay., Haziran 2011 (çeviren: Ayça Sabuncuoğlu)