Serenad (Zülfü Livaneli)

Zülfü Livaneli’nin, Serenad romanında katı, dolayısıyla keskin politik söylemlerden uzak duran ve kadın roman kişisinin anlatımında naifleşen iletilerinin odağında bildik bir sonuç var: İktidarlar acıları yaratır; sonuçlarını en çok kadınlar ve çocuklar yaşar.

Serenad ve üç kadın, üç siyasî/sosyolojik nedenle saklanan kimlik, üç acı:

Maya bir Kırım Türk’ü… Sovyet güçlerinin tepkisini çeken bir siyasî/askerî seçimin parçası olmak, onu ve çevresindekileri ölümcül bir yolculuğa çıkardı; kurtulduğunda hayatını sürdürebilmesi için seçimini yeni bir kimlik altında yaşamaktan yana kullandı ve Ayşe adını aldı. O, Serenad’ın başkişisi Maya’nın anneannesi. Onun hayatında “Mavi Alay” var.

Mari, bir Ermeni vatandaşı. O da çevresindekilerle birlikte zorlu bir yolculuğun içinden geçti. Ona müslüman bir Türk ailesi yardım etti. Onun zorlu ve ölümcül yolculuğunun adı, “tehcir”. O, Serenad’ın başkişisi Maya’nın babaannesi. Hayatını Semahat olarak sürdürdü.

Nadia, Yahudi asıllı bir Alman vatandaşı. Şanssızlığı Hitler döneminin “ari ırk” politikasının ortasına düşmüş olmak. Hayat ona sadece Deborah adıyla şans tanıdı. Kendisini çok seven ve romana da adını veren “Serenad”ı kendisi için besteleyen Maximilian Wagner’le evlendi; ama sonu Struma gemisinin torpillenmesiyle gelen bir kaçış hikayesinin tam ortasında, o da diğer kadınlarla benzer yazgıyı paylaşmaktan kurtulamadı.

Bu üç kadının hikayesi, asıl roman kişisi Maya Duran’ın Frankfurt-Boston arası uçak yolculuğu süresine sığdırdığı hatırlamalarıyla ve copy/paste bilgi notlarıyla zenginleşiyor. Maya Duran’ın kendi hikayesi de bir “kadın hikayesi” olarak ayrıca dikkat çekici.

Serenad için yazılabilecek çok ayrıntı var. Mesela tek tek romanın “erkek”leri… Meselâ, çalışan annenin çocuğuna yetememe sendromu… Mesela, ahlak bekçiliği… Mesela ve elbette mutlaka Prof.Dr.Maximilian Wagner… Mesela… Okumak en iyisi…

Serenad

serenad ama ağıt tonunda…

Livaneli’nin söylemek istedikleri, hiç gizlenmeyen, dolayısıyla okuruna satır arasında düşünce aratmayan cinsten açık iletiler… Yan yana okununca, insan olmaya dair anlamı, “ulusal”dan “evrensel”e genişleyen iki insanlık hikayesi… İkisi de roman kahramanı Maya’nın büyüklerine ait; biri Ermeni babaaannesinin hikayesi, diğeri Kırım Türkü anneannesinin hikayesi…

Maya’nın anneannesinin hikayesinde, olay Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlar. Almanlar Rusya içlerinde ilerlemeye başlamış; Ankara hükûmeti Kırım Türklerini Alman ordularının yanına çekmiştir. Almanya yenilince “Mavi Alay” adı verilen bu güç, Rusya topraklarından kaçmak zorunda kalmıştır. Uzun hikayenin kısası, maceralı ve zorlu bir yolculuk-pazarlık sürecinin sonunda, çok az kurtulandan biri de Maya’nın anneannesi olmuş, onu kurtaran Antakyalı Ali ile evlenmiş… Adını ve kimliğini saklamak zorunda kalarak yaşamış; çünkü Sovyetler Birliği’ne gönderilmekten korkuyormuş. Devamı romanda…

Maya’nın babaaannesinin hikayesinde, olay biraz Fransız milletvekilinin hikayesini hatırlatıyor. 1915’teki “tehcir” sürecinde ailesini yitiren ve yetimhanede bir süre kalan “babaanne”ye müslüman bir Türk aile yardımcı olmuş, onu büyütmüş, kendilerinden ayırmamış ve evlendirmiştir. O da geleceği açısından kimliğini hep saklı tutmuştur. Devamı romanda…

Ağabeyinin Maya’ya yönelttiği soruya aldığı yanıt, bir bakıma Serenad’ın okurunda bırakmak istediği kalıcı izdir:

“Peki, sen ne görüyorsun bakalım?”
“İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan.”

Kahramanların ne kadar gerçek (!) olduğu üzerine Livaneli’ye kulak vermekte yarar var: Zülfü Livaneli ile Bir Gün

Okurken inatla takıldığım iki nokta oldu:

1. İki kıta arasında bir uçak yolculuğuna, ne kadar hızlı yazılırsa yazılsın 455 sayfalık anı-bilgi yazımı sığdırılabilir mi? Gerçi Maya, önceden derlenmiş bilgileri c/p olarak aktardığını söylüyor ama öyle işte…

2. Zülfü Livaneli’nin, –yok, Maya’nın:)- Ahmet Midhat Efendi’nin 21.yyıl versiyonu gibi, handiyse her konu hakkında bilgi aktardığı satırlardan ilginç şeyler öğrensem de yorulduğumu belirtmeliyim. Günümüzün insanlarının dünyasındaki hemen her şey bu kitapta..

derkenar:

Serenad (Zülfü Livaneli) okul yolunda ve hastane koridorlarında okuduğum, öneren arkadaşlarımın söylediği üzere “su gibi akan bir roman”…

Başbakanın Strazburg’daki konuşmasında bir Fransız parlamentere dönük olarak söylediği “Türkiye’ye Fransız!” sözünün üzerine, o parlamenterin gazetelere yansıyan geçmişine dönük hikayesinden bir Kadıköy, bir Ermeni kimliği ve “tehcir” kavramı çıkınca, Serenad’dan bazı satırları hatırladım. Livaneli’nin romanı sonra yayınlansaydı, durumdan ilham almış derdim.

***Zülfü Livaneli, Serenad, Doğan Kitap, 2011

Soru... Katkı...