Tekinsiz (Chuck Palahniuk)… Yazarların İnzivası

“Herkesin dünya dediği şey, bütün ruhların uğramak zorunda olduğu bir işleme istasyonuydu. Islah sürecinde bir adımdı. Ham petrolü, benzin veya gaza çeviren ayrım kulesi gibiydi.” (Tekinsiz)

Chuck Palahniuk, Dövüş Kulübü’yle sarstığı beyinleri, Tekinsiz ve diğer romanlarıyla rahat bırakmamaya kararlı görünüyor. Funda Uncu’nun çevirisiyle okudum. Yer yer midemin kalktığını hissettim. Bedenin kalp ve beyin terimleri, belli ki, tüm anlatılacaklara kafa yorsun diye,  tamamen okura bırakılmış; kitaba, bağırsaklardan başlayarak belden aşağı ne varsa yerleştirilmiş. Bir örnek yetsin sadece: Kayıp Halka, Çöpçatan’ın kesilmiş penisini yerken boğularak ölür.  Bay Whittier ve hüzünlü bir arayışın ardındaki Bayan Clark dışında, kafasını çalıştıran bir kişi bile yok kitapta…

haunted

birkaç katlı okumakta fayda var, hem tekinsiz romanını hem hayatlarımızı…

Tekinsiz, üç katmanlı bir yapıda oluşturulmuş: Romanın ana çerçevesi, 24 bölümden oluşuyor. Sadece bu bölümlendirilmiş sayfaları okuyarak da kitabın konu akışına dair epeyce şey öğrenirsiniz; tabii çokça şeyin eksik kalacağını baştan kabul ederek. O eksiklerin tamamlandığı bölümlerse, roman kişilerinin birer “hikaye” anlattığı, dolayısıyla, kişisel geçmişlerine ilişkin ipuçlarını aktardıkları  bölümlerde saklı. Bir de daha “teatral” bölümler var kitapta; hikayesini anlatan kişinin tiyatro/hayat sahnesindeki duruşunu, söylediklerini içeren satırlar…

Konu yalın: Birbirini daha önce hiç tanımayan bir grup insan, bir ilanın büyüsüne kapılıp, üç aylığına bir yazarlar kampına katılır. Kampı düzenleyen kişi yaşlı Bay Whittier’dır. Bayan Clark, onun yardımcısıdır. Diğerleri kendilerine taktıkları adlarla romanda yer alırlar: Leydi Çöpçü, Vandal Dükü, Kayıp Halka, Çöpçatan, Katil Aşçıbaşı, Aziz Bağırsaksız, Amerikan Güzeli, Kontes Basiret, Tabiat Ana…

Kampın eski bir tiyatro binasında olması tesadüfî değildir. En basitinden, hayatın da kurgulanmışlığına doğrudan göndermesi olan bir simgedir. Adların takma oluşu gibi… Bir süre sonra, yazar tayfasının(!) taktığı ağır peruklar, giydiği saray kostümleri, fuaye, salon ve sahne terimlerinin arada bir yinelenmesiyle, her şey dünyanın traji-komik hallerini yansıtan kurgu dünyanın/ kurgulanmış hayatların  parodisine endekslenecektir zaten…

Tekinsiz

İlan:

“YAZARLARIN İNZİVASI
ÜÇ AYLIĞINA HAYATINIZI TERK EDIN.
Ortadan kaybolun. Sizi başyapıtınızı yaratmaktan alıkoyan şeyi geride bırakın. İşinizi, ailenizi ve evinizi; tüm bu sorumluluklarınızı ve dikkatinizi dağıtan şeyleri üç aylığına askıya alın. İşin anlamıyla odaklanmanızı sağlayacak bir ortamda, kafadar insanlarla birlikte yaşayın. Katılmaya hak kazananlar için kalacak yer ve yemek bedavadır. Profesyonel bir şair, romancı veya senarist olarak yeni bir gelecek kurma şansını yakalamak için hayatınızın küçük bir bölümüyle kumar oynayın. Çok geç olmadan, hayalini kurduğunuz hayatı yaşayın. Yer çok sınırlıdır.”

İlan, kentin her yerinde bir hafta boyunca asılı kalır. Katılmak isteyenler, evlerinden alınır ve eski bir tiyatro binasına kapatılır. Kapatıldıklarında önce sert bir tepki gösterirler; ama bunu kampın bitiminde, bir tiraj/rating ögesi olarak kullanabileceklerini düşününce, karşı çıkışları çok sahte kalır. Roman boyunca sükûnetini hiç kaybetmeyen Bay Whittier, onlara kulak vermez. Bir süre sonra da kendine yediklerinden zehirlenerek ölmüş süsü verdirerek, konukların gündelik yaşamından çıkar, bir “hayalet” olarak onları izlemeye başlar. Konuklar, giderek “insan”lıklarından çıkarak, birbirlerini sözcüğün gerçek anlamıyla yedikleri birer yaratığa dönüşürler. (Frankenstein’le kurulan bağ için, bu yazının devamı olarak bakılabilir: Hikâye Anlatıcısı Ne Anlatır? )

Bir deney daha başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bay Whittier’ın daha önce de düzenlediği kamp –Cassandra’nın iç burkan hikayesi- gibi, bu kampla da kişileri ulaştırmak istediği nokta basittir ama gerçekleşmemiştir:

“‘Kendinize bir kulak verin.’ diyor. Kafasını sallıyor ve kalan birkaç saç kılı sallanıyor. ‘Birbirinize hikâyelerinizi anlatmaktan başka bir şey yapmadınız. Kendinizi haklı çıkarmak için geçmişinizi hikâyeye çevirdiniz.’ diyor.(…) ‘Bu asla değişmiyor’, diyor. Buraya getirdiği grup da aynı şeyi yapmış. Acılarına âşık olmuşlar, onu geride bırakamamışlar. Anlattıkları hikâyeler de aynı. Kendimizi tutsak ediyoruz. Bazı hikâyeleri anlatarak bitirirsiniz. Diğer hikâyeler ise… ve Bay Whittier derimizi ve kemiklerimizi işaret ediyor. ‘Hikâye anlatmak, bize olan şeyleri sindirmek demek” diyor Bay Whittier. ‘Hayatlarımızı sindirmek demek. Tecrübemizi.’”

Güçlü bir yabancılaştırma tekniği uygulanmış kitapta. Sürekli bahsi geçen, “kameranın gerisindeki kameranın gerisindeki kamera” bunlardan biri… Kişilerin gerçekte kendilerine çektirdiği eziyetleri, yazacakları hikayede Bay Whittier ve Bayan Clark’a yükleyerek yeniden kurguladıkları sahneler de öyle… Bir tür şeytanın avukatı olan Bay Whittier’a göre:

“Hikâyelerimizi geride bırakabilirsek.Kötü adam veya kurban olduğumuzu geride bırakabilirsek. Ancak o zaman dünyayı kurtarabiliriz.”

Zaten, üç aylık süre dolup da kapılar açıldığında kimse dışarı çıkmaz. Daha yeterince rating malzemesi oluşmamış, acı yaşanmamıştır ne de olsa…

Truman Show geldi aklıma; ama bir farkla. Truman Show’da, daha bebekliğinde “satın alınan” bir insanın/nesnenin televizyon dünyasının bitmez tükenmez iştihasının ve insanların iflah olmaz “röntgen”ciliğinin eleştiririsi yapılıyordu. Tekinsiz’de, daha kötüsü var: O insan/nesne’nin yerinde olmak ve daha çok izlenirlik/okunurluk düzeyine ulaşmak için hayatlarından/insanlıklarından vazgeçen kadın ve erkeklerin acınası sığlıkları var:

“Sahte ateşin sarı-kırmızı ışığında otururken kafamızda geleceği şimdiden canlandırabiliyorduk: İnsanlara bu maceranın içine nasıl çekildiğimizi ve deli bir adamın bizi üç ay boyunca eski bir tiyatroda hapsettiğini anlattığımız sahneyi. Şimdiden olayları daha beter hale getiriyorduk. Abartıyorduk. Kaldığımız yerin dondurucu ve de soğuk olduğunu söyleyecektik. Musluklardan su akmadığını, yiyeceği paylaşmak zorunda olduğumuzu. Bunların hiçbiri doğru değildi ama hikâyeyi güzelleştiriyordu. Hayır, gerçeği çarpıtacaktık. Abartacaktık. Uzatacaktık. Etkili olması için.Dünya dedikodu yapsın diye, insan ve hayvanların ensest toplu seks yaptığı kendi hikâyemizi yaratacaktık.Kulisteki küçük soyunma odalarımızdan söz ederken hikâyeye zehirli örümcekler ekleyecektik. Aç fareler. Çora Reynolds’ın oraya ynpışan tüyleriyle yetinmeyecektik.Hikâyeyi geliştirmek ve özel efektlere yer açmak için bir hayalet ekleyecektik. Ah, burayı tekinsiz hale getiren ruhlarla dolduracaktık.(…)

İyi bir fikir bulamayıp başyapıtımızı yazamasak bile, birlikte hapsolduğumuz bu üç ay bir hatırat oluşturmaya yeter. Bir film yapmaya. Sıradan bir işte çalışmadığınız bir gelecek kurmaya. Sadece ünlü olduğunuz. Satılmaya değer bir hikâyeye.”

Çokça çağrışımı olan bir kitap… Bir “büyük birader”den mülhem BBG evi değerlendirmesi ve çözümlemesi yapmak bile mümkün… Cinsellik ve pislik vurgularının beyne beyne çakıldığı satırlara rağmen, ben ki okuyabildim, herkes okur diyebilirim. Yorucu, itici, sarsıcı…

Romanda biçimle birlikte içeriği de yönlendiren önemli bir katman daha var, böyle bir mekana kapanıp birbirlerine hikayeler anlatan insanları konu eden kitaplara dair… O da bir sonraki blog girdisine…

*** Chuck Palahniuk, Tekinsiz, Ayrıntı Yay., 2009 (çeviren: Funda Uncu)