Tiyatro… Tiyatro

Dün için “tiyatro günü”müzdü diyebilirim rahatlıkla. Tiyatro Kulübü sayesinde,  önce Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından Olcay Kavuzlu’yu dinledik. Sonra, kulüp öğrencilerinin yıl boyunca hazırlandıkları Keşanlı Ali Destanı’nı izledik.

Olcay Kavuzlu; Unutma Beni dizisinin Şerif’i, Soğuk Bir Berlin Gecesi’nin Tarık’ı ve sahnede yalnız bir “kontrbas”. Öğrencilerle soru-yanıt düzeninde, bir saat boyunca söyleşti.

Gündemdeki tiyatro konusundan, dizi oyunculuğuna, bir oyuna hazırlanmaktan, sahneden inince rolün devamlılığına kadar bir dolu soruyu yanıtladı.

Uzun süreli oynadığı ve oynamakta olduğu oyun, Kontrbas’mış. 35 yaşında bir adamın bunalımlarını canlandırdığı rolü, ilk kez 23’ünde hissetmeye çalışmış, şimdi o yaşı epeydir geçmiş biri olarak daha iyi anladığını belirtti.

“Her oynadığınız oyun, çıktığınız bir arenadır.”

ona göre. Kontrbas’ı (Patrick Süskind) bu arenada bir tür meydan okuyuş olarak sundu. Bu oyun üzerine hiçbir yorumu, eleştiriyi ciddiye almadığını, yıllar içinde bu oyunu kendisinin yarattığını ifade etti. Zaten bir oyunu eleştirmek için, bilmek gerektiğini düşünüyor.

“Dizi mi tiyatro mu?” sorusuna karşılık, er meydanı olarak tiyatroyu gördüğünü ama oyunculuğun da her ortamda oyunculuk olduğunu söyledi.

Politikanın sıcak gündemi haline dönüşen tiyatronun özelleştirilmesi meselesinde kestirme bir yanıt verdi:

“Sanat yaşamını yönlendiren oyuncular değildir, seyircilerdir. Tiyatronun bir ihtiyaç olup olmadığına siz karar verirsiniz, bir ihtiyaç olup olmadığını siz gösterirsiniz. ”

Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda görev almış ilk olarak. Ben de ona, Trabzon Devlet Tiyatrosu açıldığında, tesadüfen ilk bilet alan kişi olduğumu ve tesadüfen Müdür Raik Alnıaçık’ın buna tanık olarak bana bir dönem ücretsiz oyunları izleme olanağı sunduğunu anlattım (Elbette, evimden çıkıp sadece birkaç dakika yürüyerek ulaştığım o tiyatroda çok oyun izledim ve asla o güzel jestin gereğini yerine getirmedim, hep biletimi aldım.). Bir ara, tiyatronun bulunduğu Gülbahar Hatun civarı, türbesi ve zaman içinde “tanjant yolu”yla değişen Trabzon’un çehresi derken, tiyatroyu unutup duygudaş bir geçmişte kaybolduğumu söyleyebilirim.

Bir hatırlatma da yine geçmiş yıllardan geldi, Montrealli İsa filmini hatırlattığında…

İkinci etkinlik:

Keşanlı’yı, neredeyse repliklerini ezbere bilecek kadar çok izlemiş olmama ve dün de iki gösterimde de bulunmama rağmen hiç sıkılmadan izledim. Zilha’yı canlandıran kızımızı bir gün sahnelerde görürsek hiç şaşırmam. Öğrencilerimizin hemen tamamını çok çok beğendim. Söz geçişlerindeki doğallıkları ve biri hariç “büyük” oynamayışları çok güzeldi. Elinize, emeğinize sağlık Gül Hoca’m, Erkoç Hoca’m.

E, bir de Olcay Kavuzlu’nun okulumuzun Kültür Merkezi’ni ve salonu gördüğü zaman söylediği gibi, “Bu salonda oynanmaz mı?” :)