“Öğretmenler Buluşması”

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”(Wittgenstein)

Büyük Kolej’in düzenlediği bir günlük “Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenleri Buluşması”nın ilkine katıldım bugün. Son birkaç konuşmaya ve muhtemelen asıl “buluşma”nın gerçekleşeceği “Beyin Gücü: Fırtınalı Beyinler” bölümüne kalamadım.

Konuşmaların ortak paydasında, 2005 yılından bu yana uygulanan Türk Edebiyatı ile Dil ve Anlatım derslerinin müfredatı, hazırlanma sürecinin perde arkası, öğrencilere dağıtılan ders kitaplarının niteliği yahut niteliksizliği vardı. Genelde bilinen ama ayrıntılarda ilginç ipuçları içeren bilgiler sunuldu. İçerik ve sunum olarak ayrışan tek konuşma, yaratıcı yazma üzerineydi.

Bir kez daha “bana kalan” noktasında notlarımı karıştırıyorum şimdi:

Emine Öztopçu, “Birkaç Ülkenin Edebiyat Ders Programı ve Kitaplarının Karşılaştırılması” başlıklı sunumunun girişinde, öğrencilerin ders kitapları üzerine görüşlerini ve yakınmalarını aktardı. O aktarımlardan biri hoştu: Asıl sorun, edebiyatın bir “ders” olması ve edebiyatın bir ders kitabının bulunması… Bu saptamanın altı öyle güzel doldurulabilir ki…

Öztopçu, Türkiye ile birlikte, Rusya, Fransa, ABD ve Almanya’dan örnek ders kitaplarını karşılaştırdı. Öğrencilerinin ilgisini daha baştan, görsellikleriyle çeken kitaplar, Almanya ve ABD’ye ait olanlarmış. ABD’ninki spiral cilt oluşu ve sayfalarının koparılabilmesiyle işlevseldi de… Almanya’nın ders kitaplarını ise, metinler kitabı ile çalışma kitabının ayrı olmasının pratikliği çevresinde açıkladı. Çalışma kitabının yönlendiriciliğinin, ders defterine göre daha çekici olduğunu söyledi.

“Millî edebiyat” kavramının sadece ABD’ye ait ders kitaplarında yer almadığını belirten ve bunun toplumsal altyapısına değinen Öztopçu, metinlerin seçimi ve düzeni konusunda net bilgiler aktardı. Türkiye, Rusya ve Fransa’da metinler kronolojik olarak sıralanırken; Almanya ve ABD’de tematik düzenleme öne çıkıyormuş. Almanya’daki ders kitaplarında konuların mutlaka gülmeceye dayalı bir metin ya da çizgiyle sonlandırıldığı da vurgulandı.

Bizim dışımızdaki ülkelerde, dilbilgisinin ayrı bir ders olarak okutulmadığını ve dilbilgisi konularının metinlerle bütünlük içinde verildiğini de–ki doğrusu da budur-  bu konuşmayla öğrenmiş oldum.

Müslüm Kabadayı’nın, konuşmasının başında vurguladığı tümceyi, bu metnin başına aldım ben de. Konuşma konusu, “Dil-Edebiyat Eğitiminde Makas Değişiklikleri” idi. Dil ve edebiyat derslerine ilişkin programların yıllar içindeki değişimlerini, değişiklik noktalarını ve değiştirilme nedenlerini anlattı. Konuşmanın bütünü içinde, dil, düşünce, kültür, anadili eğitimi kavramlarına ve bunların bilinci yönlendirmedeki etkisine değindi. Ayrıca, “karşılaştırmacılık”, “biçimcilik”, “yapısalcılık”, “eleştirici didaktik” gibi anlayışların programlar üzerindeki yönlendiriciliğini de örnekledi.

Aynı konuşmada önemli bir saptama vardı ki diğer konuşmacıların da paylaştıkları bir yaklaşımdı bu: Ders kitaplarında parça parça verilen metinler arasındaki ilişkileri kurmak, metinleri toplumsal zeminleriyle ve edebî değerleriyle harmanlamak çok zordu. Dağınık ve yarım metinler dolayısıyla, “bütünsellik”i öğrenciye kavratmak zor oluyor; parçalar arasında “beyinler de parçalanıyor”du. Aynı durum, edebiyatın, dilbilim, güzel konuşma, edebî metinler vb. alt ders başlıkları altında bölünmesiyle de ortaya çıkmıştı. Konuşmanın sonunda net bir tümce, zihinlere çengel olarak atıldı: “Programların niçin değiştirildiği üzerinde durmak gerekir.”

Yine diğer konuşmacıların da paylaştığı bir diğer genel saptama da yeni programla birlikte, yazma çalışmalarına ayrılan sürenin azlığı ve giderek “oyunlaştırma”nın öne çıkarılmasıydı.

İlk oturumun son konuşmacısı Ünal Özmen, “Öğretim Programları ve Ders Kitapları” üzerine konuştu. Programların, “zihinsel sürec”e katkı sağlamadığı ve bunun diğer ders programları için de geçerli olduğu tezini işledi. Küreselleşme ve neo-liberalizmin eğitime yansımalarına dikkat çekti. 2003’ten bu yana 48 öğretim programının ve dolayısıyla ders kitabının değiştiğini belirtti. Bu değişimin, eğitim felsefesinde de değişim demek olduğunu söyledi.

Tüm değişikliklere rağmen, gerçek bir eleştiri zemininin oluşmadığını, akademik çevrelerin ses çıkarmadığını, Prof.Dr.Ziya Selçuk’un Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı olduğu dönemde yapılan program değişikliğinin arkasında, sonradan kendisinin de durmadığını anlattı. Çünkü, Selçuk fark etmişti ki, programı değiştirmek tek başına yeterli değil; ilgili tüm ayakları değiştirmek gerekirdi. Özmen, “Tüm ayaklar değişse de bir şeyler değişmezdi.” diye kestirip attı. O süreçte kapsamlı tek raporun TUBA tarafından hazırlandığını söyledi.

O dönemde, eğitim sendikalarının tavrını da örnekledi. Özmen’e göre, eğitim sendikaları, süreci, “uyuyarak geçirmiş”ti. Türk Eğitim-Sen’in konuya muhalif durduğunu ama bilimsel bir dil geliştiremediğini, çok hazırlıklı olmadığını anlattı. Eğitim-Bir-Sen’in hükûmetin de katıldığı geniş bir toplantı düzenlediğini ve programa destek verdiğini belirtti.

Özmen’in konuşmasında bir nokta, bence çok önemliydi. Demek istedi ki: Hâlâ ve ne yazık ki çok okuyan bir toplum olmadığımız için, ders kitapları bizler açısından önemli bir referanstır; okumaya açılan kapıdır; önemsenmelidir ve ehil ellerde hazırlanmalıdır…

Not-1:İlk oturuma ilişkin notlarım bunlar. Dinlerken yorulmamıştım da yazarken yoruldum şimdi:) Diğer dinlediğim konuşmacılara dair notları da akşam yahut yarın yazarım; çünkü, ufak ufak notları görmezden gelmeye başladığımı fark ettim:)

Not-2: Bizim zümreden bir arkadaşın da  katkısı olduğu için bu etkinlikte zümrece bulunmayı uygun görmüştük… Ben, içinde emek olan her şeye ayrı bir değer veririm. Umarım ileriki yıllarda çok daha geniş katılımlı ve konuşmacılardan birinin söylediği gibi geniş çaplı  çalışmalar yapılır.

Bu metnin devam yazısı, burada

Soru... Katkı...