Üniversite Giriş Sınavının Eşiğinde

Üniversite giriş sınavının eşiğinde… Basit bir başvuru formu; ama neredeyse hayatî öneme sahip… Öyleyse: Tane tane yaz… Dur, formdaki bilgiyi tam okumadan doldurma… Posta kodunu bulalım şurdan, uydurmaya kalkma… Falan filan… Bir arkadaşıma dediğim gibi, iyi ki yoğun bir çalışma gündemimiz var. Böylece bizim evin ÖSS bebesi, sınav stresinin üstüne, bir de “ÖSS bebesi annesi” sendromuyla boğuşmak zorunda kalmıyor.(Bunu telefonda dediğimi duyunca, içeriden bir “iyi ki” sesi geldi:))

pembe, portakal rengi ve mavi rengârenk çiçekler

Üniversite giriş sınavının eşiğinde diye başlayıp konuyu pembe, portakal rengi ve mavi rengârenk çiçeklere bağlamak garip gelebilir ama sıkıntı tam burada işte… O eşiğe gelindiğinde renklerin ne kadar korunabildiği ve hayata hangi tonlarda eklenebileceğinde…

“Bir zamanlar küçük bir çocuk okula başlamış. Oldukça küçük bir çocukmuş. Okulsa büyük bir okulmuş. Ama küçük çocuk bahçe duvarından sınıfına yürüyerek gideceğini keşfettiğinde mutlu olmuş. Bundan sonra okul ona eskisi kadar büyük görünmemeye başlamış.”

diye başlayan “tavuk suyuna çorba” sıcaklığındaki bir metinden bugün katıldığım bir etkinlikte de söz edildi. Hatta o an aklıma, Alan Parker’ın yönettiği, Pink Floyd’un The Wall filmi ve şarkısı geldi. Bir de eğitimin fabrika metaforu üzerinden eleştirildiği şu resim…

Üniversite giriş sınavının eşiğinde
küçük çocuğun hikayesinde orta perde… en iyi çiçek resmi: “yeşil saplı kırmızı renkli bir çiçek” (midir?)

“Bir sabah, küçük çocuk okuldayken öğretmeni seslenmiş: ‘Bugün resim yapacağız.’ Küçük çocuk çok sevinmiş. Resim yapmayı çok severmiş. Her türlü resim yapabilirmiş: Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler ve tekneler. Mum boyalarını çıkarmış ve başlamış çizmeye. Ama öğretmeni: ’Bekleyin! Daha başlamayın’ diye bağırmış. Ve herkes hazırlanana kadar beklemişler. ‘Şimdi’ demiş öğretmeni, ‘Çiçek resmi yapacağız’. Küçük çocuk sevinmiş. Çiçek resmi yapmayı çok severmiş. Güzel güzel çiçekler yapmaya başlamış. Pembe, portakal rengi ve mavi rengârenk çiçekler. Ama Öğretmeni: ‘Bekleyin! Ben size nasıl yapacağınızı göstereceğim’ demiş. Tahtaya bir çiçek resmi çizmiş. Sapı yeşil, kendi kırmızıymış. ‘İşte böyle.Tamam şimdi başlayabilirsiniz’ demiş öğretmeni. Küçük çocuk öğretmeninin çizdiği çiçeğe bakmış. Sonra da kendi çiçeğine. Kendi çizdiği çiçeği daha fazla sevmiş. Ama bunu söylememiş. Kâğıdın öteki yüzünü çevirmiş. Ve öğretmenininkine benzer bir çiçek çizmiş. Yeşil saplı kırmızı renkli bir çiçek.”

bir başka okulda aynı çocuk ve yeni öğretmeniyle bir başka perde ve çok güzel:

“Daha ilk gün, öğretmeni: ‘Bugün resim çizeceğiz.’ demiş. Küçük çocuk çok sevinmiş. Öğretmeninin komut vermesini beklemiş. Ama öğretmen hiçbir şey söylememiş. Sadece sınıfın içinde, öğrencilerin arasında gezinmiş. Küçük çocuğun yanına gelince: ‘Resim çizmek istemiyor musun?’ diye sormuş. ‘İstiyorum’ demiş küçük çocuk, ‘Ne çizeceğiz?’ . Öğretmeni: ‘Buna sen karar vereceksin’ demiş. ‘Nasıl çizeceğim?’ diye sormuş küçük çocuk. ‘Nasıl istersen öyle’ demiş öğretmeni. ‘Hangi renkle boyayacağız?’ diye sormuş küçük çocuk. ‘Hangi renkle istersen onla’ demiş öğretmeni. ‘Eğer herkes aynı resmi çizerse, aynı renkle boyarsa, kimin yaptığını nasıl anlayabilirim?’ diye eklemiş. ‘Bilmiyorum’ demiş küçük çocuk. Ve pembe, portakal rengi ve mavi çiçekler yapmaya başlamış.” (Helen E.Buckley, “Küçük Çocuk”)

O çocuklardan biri, düşlerinin rengini yitirmesin diye üzerine titrerken, üniversite giriş sınavının eşiğinde çarkların ne kadar dışında tutabildiğimi de düşünüyorum aslında…

ÖSS bebesi annesi kontenjanından…

Güncelleme (27 Mayıs 2018):

Bu blog notunu şimdi okuyunca, toplumsal kabuller içinde veya doğrudan dayatılan “olması gerekenler”den “olması hayal edilenler”e doğru yol aldıran bir drama tekniğini hatırladım: “İmge (İmaj) Tiyatrosu” ile İdeal Olanı Arama